14 Ağustos 2021 Cumartesi

 YİNE, YENİ, YENİDEN....

Bugün yıllardır açmadığım ve yazmadığım blog sayfama döndüm ve yıllar öncesinde yazdıklarımı tekrar okudum. Son yazıma yapılmış bir yorum vardı. 2019 yılında ve de benim doğum günümde 18.07.2019 yılındaki yorum:Yazmayı neden bıraktınız?

Sanki bugün o yorumu okumak için yıllar sonra blog sayfamı açmıştım. Yeni bir başlangıç için onu okumam ve harekete geçmem gerekiyordu. Peki neden yolculuğumuzda zaman zaman uzun molalar ile duraksıyoruz ya da neden o molalara ihtiyaç duyuyoruz? Yorulduğumuz için mi? Sadece durmak ve  gözlemlemek istediğimiz için mi? Yoksa sadece tembel olmamız mı? Belki de hepsi birden...

Ben bugün yine, yeni, yeniden bir başlangıç yapıyorum. Ve bunu sadece yazılarıma değil farklı platformlardaki paylaşımlara da yansıtacağım. Sanırım çok fazla durdum ve şarj oldum artık deşarj olma, birikimleri aktarma zamanı geldi.

Her şeyin ve herkesin, yaşananların ve yaşanması gerekenlerin zamanı olduğuna inanırım. Tıpkı bu dünyaya bedenlenmeye gelen ruhların da zamanı olduğu gibi. Tabii zamanını belirlediğimiz tüm deneyimlerimizi seçmemiz gibi. İçsel yolculuğuma başlamadan bazı şeyler ne kadar da kolaydı. Yaşananlardan başkalarını sorumlu tutmak, suçlamak ve hatta sevgi ve ilgi dilenmek adına günlerce, aylarca hatta yıllarca kurban rolünde sızlanmalar. Ama şimdi suçlayacak hiç kimse ve hiçbir şeyin olmadığı bilinciyle yol alıyorum ve tabii kendimi suçlamaktan da vazgeçeli çok oldu😊


Bakalım bu paylaşımlar bana ve evrene hangi katkıları sağlayacak? Bunun hepimize hediyeleri nedir? Heyecanla bekliyorum👏🏻👏🏻👏🏻




22 Ağustos 2012 Çarşamba

GERÇEK VEDA

Dün yazdığım' UĞURLANMAK' yazısının üzerinden tam bir gün bile geçmemişken gerçek bir veda yaşadım.

Akşam yatarken ertesi gün için denize gitme planı yaptığım halde, sabah saatlerce evde oyalandım. Ve sonunda haber geldi. Hem komşum hem de arkadaşım Aysu'nun babası vefat etmişti. Hem de bizim sitede iki ev aşağıda.

Aysu sevdiğim, hassas bir arkadaşım. Dört ay önce annesini kaybetti. Babası Ankara'da yalnız yaşıyordu. Aysu'nun kız ve erkek kardeşi de Ankara'da yaşıyor. Hepsi hem bayram tatili hem de Aysu'nun doğum günü sebebiyle Bodrum'da buluştular. Keyifli geçen bir kaç günün ardından kardeşleri dün Ankara'ya döndü. Babası ise oğlunun evinden, Aysu'nun evine kalmaya geldi. Ve kızının evinde sadece bir gece uyudu.  Aysu sabah babasının soğumuş bedeni ile karşılaşıp çığlık attığında, babası için bu yaşamı son ermişti.

Aysu bugün yasını tutarken sürekli kendini suçluyordu. Ben hiç bir zaman ölenin arkasından tüm kötü yaşananların, kırgınlıkların unutulmasını anlamam. Sanki gidene haksızlık ya da saygısızlık yapılıyor hissi doğar insanda. Ve hep iyiliklerinden bahsedilir. Oysa Aysu'nun babası da günahı ve sevabı ile bir insandı. Kalp hastası olmasına rağmen son gecesinde bile torunu ile rakı keyfini ihmal etmemişti. Geçen sene stent takılan kalbi de büyük ihtimalle hem rakı ile alınan kalp ilaçlarına hem de Bodrum sıcağına dayanamamıştı.

Bana göre babası elini salladı, herkesle vedalaştı ve bir sonraki yaşamına adım attı..Ben her zaman gidene mi yoksa kalana mı üzüleceğimi kestiremem. Giden memnun ki yerinden hiç ses yok diğer yerden. Peki ya kalan? Henüz anne acısı ile dağlanan yüreği bu ikinci büyük acıyı nasıl kaldıracak?

Ama yine büyüklerin dediği gibi zaman her şeyin ilacı..Gün gelecek Aysu yine gülecek, eğlenecek ama ara sıra kalbi sızlayacak..

Aysu'cuğum başın sağolsun.Babanın yolu ışık ışık olsun, nurlar içinde yatsın..

                              

21 Ağustos 2012 Salı

UĞURLANMAK

Bugün akşama doğru eve dönerken otogardan henüz kalkmış bir yolcu otobüsünün camındaki kadının el sallaması, veda etmesi dikkatimi çekti. Kimdi, Bodrum'da mı yaşıyordu, yoksa sadece misafir miydi bilemiyorum. Ama o uğurlanan, yeni yolun heyecanı ile birlikte vedanın hüznüyle el salladığı uğurlayandı.

Birden aklıma ölümcül hastalıklarını bildiğimiz halde onlardan sakladığımız, doya doya el sallayarak uğurlayamadığımız teyzem ve dayım aklıma geldi.

Her seyahat bir bilinmezlik değil mi tıpkı ölüm gibi..Hepimizin korktuğu ölüm belki de tıpkı yeni bir yolculuk gibi heyecan duyulası bir yer. Bilmiyoruz ki..Her bilinmeyen gibi ölüm de ürkütücü geliyor.

Hümeyra'nın Sessiz Gemi şarkısını dinlediğimde ilkokuldaydım.Şimdi düşündüğümde,  o yaşta bir çocuk olarak ne kadar yoğun duygular hissetmiştim. Yüreğimin telleri titremiş gözlerim dolmuştu. Demek ki o küçük bedenimin içinde sayısız yolculuk yapan ruhum veda deneyimlerini hatırlamıştı.


SESSİZ GEMİ

Artık demir akmak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne bir mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli, 

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller.Ne giden son gemidir bu.

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.

Bir çok seneler geçti geçti dönen yok seferinden.

Yahya Kemal Beyatlı


İşte bu, benim yaşamımdaki pişmanlıklarımdan biri..Doya doya el sallayarak uğurlayamamak, gidenin de el sallayarak veda etmesine izin vermemek..Ve geride kalan acabalar,keşkeler silsilesi..

Umarım ben en sevdiklerimle huzurla, gözüm arkada kalmadan vedalaşırım🙏🏻












3 Temmuz 2012 Salı

                                                                 SIDEWALLS

Bu akşam izlediğim bir Arjantin filmi "Sidewalls." Kalbi yaralı iki genç insanın sürekli kalabalık içinde karşılaşması ama bir türlü birbirini bulamamasını anlatıyor. Ve sonunda mutlu final gerçekleşiyor.



Filmden sonra düşündüm. Acaba her gün karşılaştığımız binlerce insanın içinde kaç kez kesişme ya da teğet geçme gerçekleşiyor. Yoksa ilahi plan dahilinde bir şekilde o insanlarla karşılaşıyor muyuz? Bir yol ayrımında yolumuz kesişiyor, görevlerimiz bitince hepimiz kendi yolunda ilerlemeye devam mı ediyor?

9 Ocak 2012 Pazartesi

Muazzez Hanım

Yeni yılın ilk günlerinde Bodrum'da insanın içini ısıtan kış değil de bir bahar gününü anımsatan bir gün tanıdım Muazzez Hanım'ı.

Yaz aylarında cıvıl cıvıl olan Akyarlar koyunda, açık olan tek kahvede güneşe oturup gazetelerimi okudum.  Bir süre sonra annemin komşusu geldi. Çantasından bahçesinden topladığı mandalinaları ve örgüsünü çıkardı. Teklifsiz sohbete başladı. Buralarda bizim alıştığımız şehir kuralları geçerli değil. Böylesi de hoşuma gidiyor. Biraz sonra Bal Mahmut'un kızı Aysun da katıldı aramıza ve köşedeki evin terasını işaret ederek ''dün gece Muazzez Hanım düştü, yardıma gittim hiç uyumadım''dedi.  Muazzez Hanım kim diye sormamın üzerinden on dakika geçmedi ki Muazzez Hanım  tekerlekli sandalyesi ve bakıcısıyla masamızdaydı:-)

Muazzez Hanım 94 yaşında , artık çoğu kişiyi veya olayı hatırlayamayan, ağzında dişleri tek tük kalmış tonton bir teyze. Yanımızda oturmasına rağmen, hikayesini başkasından dinlediğim Muazzez Hanım'ın bir kuşak önceki ailesi Girit'ten mübadelede Bodrum'a yerleşmiş ve Akyarlar koyunun neredeyse tamamının arsası onlara verilmiş. Kendi adını taşıyan bir site bile var.''Muazzez Hanım Evleri''. 

Muazzez Hanım tüm güzelliğine ve zenginliğine rağmen bir öğretmene sevdalanmış. Ve hiç bir şey hatırlamasa da vefat eden eşi aklına geldikçe omuzlarını kaldırıyor , nasıl olduğuna inanmaz bir ifadeyle, derin derin içini çekerek  ''kocam da beni bıraktı gitti'' diyor. Belli ki hala zihni  onunla geçirdiği günlerde geziniyor.

Kızları İstanbul'da yaşıyormuş. Annelerini yabancı uyruklu bir kadına teslim etmişler, onlara kalacak malın mülkün hayali ve sevdasıyla ömürlerini tüketiyorlar. Tanımadığım insanları çok mu acımasızca yargılıyorum acaba?

Bilmiyorum ama ben onların yerinde olsam bu sevimli ihtiyarla mümkün olduğu kadar çok zaman geçirmek isterdim.



11 Aralık 2011 Pazar

Dedemin İnsanları

Geçen hafta Dedemin İnsanları'nı izledim.

Çağan Irmak bize bir bir ailenin yaşamını, o ailenin dedesinin göç hikayesini, mübadele yıllarını, 1980 darbesinin etkilerini en yalın ve samimi dille aktarmış.



10 yaşında bir çocuğun ağzından anlatılan film, Çağan Irmak'ın kendi ailesinin hikayesi. Dedesi 1923 yılında Girit'ten mübadele ile Türkiye'ye göç etmiş. Ve birçok göçmenin ortak sorunu olan ne buraya, ne oraya ait olamama hissinden kurtulamamış.

Hikaye beni çok etkiledi. Oyuncuların hepsi birbirinden başarılı ama Çetin Tekindor bir başka..Mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğuna inanıyorum.

Tüm filmi anlatmak istemiyorum ama beni çok etkileyen bir sahneyi anlatmadan yazımı bitirmek istemiyorum. Dedenin tuhafiye dükkanından, ölümünün yaklaştığına inanan yaşlı bir teyze kefen bezini , çeyizi gibi hazırlatıyor. Kolisini kendi cenazesini gururla taşır gibi dimdik alıp gitmesi, beni de benden aldı götürdü...

30 Kasım 2011 Çarşamba

KELEBEKLER ZAMANI


Bugün izlediğim Kelebekler Zamanı (In the Time of the Butterflies) filminden çok etkilendim. Konusu 1960 yılında Dominik Cumhuriyetindeki dikta rejimine karşı çıkan Mirabal ailesinin kadınlarının direniş hareketiydi.Salma Hayek bu rolü ile 2002 yılında Alma ödülüne layık görülmüş. Gerçek hayat hikayesinden yola çıkıldığı için Mirabal ailesinin kadınlarının katledildiği 25 Kasım günü hala birçok Latin ülkesinde anılıyormuş.Filmi izlerken aradan 51 yıl yani yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen benzer korku imparatorluğunun, sebepsiz tutuklamaların, gözaltıların ülkemde de yaşanıyor olması içimi acıttı.


Dün cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay’ın Silivri Cezaevinde 1000 gününü tamamlaması nedeni ile yazdığı yazıdan alıntı yapmak istiyorum
”Yaş derinliğiyle zaman derinliği ne kadar orantılıdır? Zaman doğadaki her canlı için aynı hızda mı geçer? Zaman yakalanabilir mi? Türkçeye günü, anı yakalamak diye çevrilen ”carpe diem”in tarifi şu:
”Düşünün ki her sabah hesabınıza 86.400 birim kredi veren bir bankanız var. Ama bir günden ötekine hiç bakiye devretmiyor. Tutarı ne olursa olsun, kullanmadığınız bakiye miktarı her akşam iptal ediliyor. Bu durumda ne yapardınız? Tabii ki son kuruşuna kadar çekerdiniz.
Aslında hepimizin böyle bir bankası var. Adı ZAMAN. Her zaman iyi şeylere yatırım yapmadığımız kısmını silip hesabımıza zarar kaydediyor. Hiç devretmiyor.Kredi miktarından bir kuruş fazla kullandırmıyor. Her gün size yeni bir hesap açıyor.Her akşam günün bakiyesini yakıyor. Eğer günlük depozitonuzu kullanmadıysanız, bu zarar sizindir. Geriye dönüş yok. Yarından avans çekmek yok. Bugünü, bugünkü depozitonuzu yaşamalısınız. Ona yatırım yapın ki, size sağlık, mutluluk ve başarı olarak geri dönsün. …..
Bir günü yani 86.400 saniyeyi anlatan bu yazıttaki yıl, ay, hafta, dakika, saniye dilimlerinin tümünü bir de hapisteki kişiye sorun! ….
Gün olur, bütün bir ömre bir saat sığar.
Gün olur, saatler çok hızlı geçer ama zaman geçmez.
Gün olur zaman değirmeninde buğday olursun..
Gün olur zamanın değirmenin gür suyu.
Yaşamasını bilen insan her yerde, her koşulda yaşama tutunmanın bir yolunu bulur. Özgürlük, eşiti olan bir kavram değil. O nedenle hapisliği hiçbir şeyle karşılaştırmadan kendi içinde yaşamak gerekiyor.
1000 yaklaşırken kendime sordum. Günlerini boşa geçirmedin değil mi? Gönül rahatlığıyla ‘Hayır’ dedim boşa geçirmedim. İkinci bir üniversite desem abartmış olmam.İçim kanatlarla dolu. Belki de dışarıda binlerce kanat var diye düşündüğümden.. Bütün engellere inat. Zamana inat. Hiç kapanmamalı. İnsanın içindeki kanat.”Ve dün öğleden sonra elime alıp bırakamadığım aynı gün bitirdiğim, başka bir köşe yazarının kitabından bahsetmek istiyorum. Vatan gazetesi köşe yazarı Mustafa Mutlu’nun yeni kitabı ‘SONRA HAYAT YENİDEN BAŞLAR’. Mustafa Mutlu , bir aile öyküsünün aslında bir hayatın içindeki acıları, sevinçleri anlatıyor. İlk romanı ‘RİCA ETSEM SAÇIMI OKŞAR MISINIZ?’ı da çok keyifle okumuştum. Tavsiye ederim.