19 Aralık 2010 Pazar

Pazar Keyfi




Bugün Pazar yani gazete keyfi günü. Sabah evde kahvaltı ettikten sonra, Turgutreis Marina’daki Kahve Dünyası’nda Türk kahvesi eşliğinde gazetelerini okumaya başladım. 

Genelde ana konu CHP kurultayı ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun Deniz Baykal ve Önder Sav ikilisinin ayak oyunlarından kendini kurtarıp ileriye doğru hamle yapması. Bazı köşe yazarları kurultay konuşmasını içi boş bulsa da genel kanı CHP’nin yeni bir UMUT çevresinde kenetlendiği şeklinde.
Gazetelerin bir kısmını masada bırakıp, kalanı ile pazar yolculuğuna devam ettim. Önce Ortakent Yarbasan Taş Evlerindeki daha sonra Bitez Mandalina Festivali’ndeki etkinliklere gitmek üzere yola çıktım.

Yarbasan Taş Evler’deki Erenler Sofrası’na uzun süredir gitmeyi planlıyordum. Küçük, şirin bir mekan. 

İç kısmında birkaç masa Christmas Market olarak düzenlenmiş. Keçe ve seramikten mutfak eşyaları, sabunlar, kıyafetler, gümüşler v.s. Onları inceledikten sonra ön tarafta yerleştirilmiş iki uzun masadan birine oturdum ve sütlü İngiliz çayı eşliğinde gazeteleri okumaya devam ettim. Genelde Radikal almam. Gündüz Vassaf’ın köşesi olması sürpriz oldu. Bu arada kış boyunca açık olduğunu öğrenmem de iyi oldu. Bir mekan daha keşfettim!
Bundan sonraki istikamet Bitez. Bitez’e gitmemin amacı hem arkadaşım Handan’ın standını gezmek hem de festival kapsamında neler olup bittiğine bakmak. Maalesef Handan hava soğuk olduğu için ben oraya ulaşmadan önce standını toplamış ve gitmiş. İyi de olmuş çünkü kalite olarak gerçekten kötü standlar vardı. 
Karnım acıktığı için Bitez’de oturan arkadaşım Nazife’ye ne yiyebilirim diye sordum. Bitez Dondurmacısı’nın yanındaki ev yemekleri yapan LOTUS’u tavsiye etti. Lezzetli bir zeytinyağlı bakla yedikten sonra evimin yolunu tuttum. Artık sıcacık evimde koltuğa uzanıp Orhan Miroğlu’nun "Affet bizi Marin" kitabına gömüleceğim. 

18 Aralık 2010 Cumartesi

PANEL

Bugün CHP Olağanüstü 15. Kurultayı vardı. Kemal Kılıçdaroğlu kendi hazırladığı blok listeyi delegelere sunarak parti meclisi için onay alacak. Canlı yayını biraz izledim. Digitürk’te kayda alarak ben seramik sanatçısı Ayla’nın söylediği Anayasa panelini izlemeye gittim.
Panel Oasis Nurol Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. Paneli Bodrum Demokratik Düşünce Platformu düzenledi.Konu’Nasıl bir ANAYASA istiyoruz?’
Katılımcılar:
Güngör Sezgün Eğitimci
Prof. Levent Köker Siyaset Bilimi-Kamu Hukuku
Nabi Yağcı Yazar
Orhan Miroğlu Yazar
*Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz*
Anayasa 17.kez değiştirildi. Levent Köker ‘Toplum kendi anayasasını kendi hazırlamalıdır.’ dedi. İspanya, Almanya gibi içinde farklı etnik ve kültürel halkaların bulunduğu ülkelerin anayasaların örnek gösterdi.

Miroğlu: Yeni anayasada olması gerekenleri şöyle özetledi:
1-Yurttaşlığın yeni Tanımı-Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşlığı

2-Yerel Yönetimler Meselesi-Kürt cephesinde Demokratik Özerklik deniyor. Miroğlu bunu, yanlış zaman doğru talep olarak değerlendiriyor.

3-Dil ve Kültür meselesi
Miroğlu’nun Kürt bir araştırmacı yazar olduğunu,80 darbesinde 8 sene Diyarbakır cezaevinde tutuklu kaldığını ve işkenceye maruz kaldığını öğrendim. 
‘Affet bizi Marin’ kitabını aldım okuyacağım. Yüreğim kaldırırsa daha sonra Dijar (Diyarbakır işkence yılları) kitabını okuyacağım. 
Nabi Yağcı Deniz Gezmiş ile geçmişteki mücadelesinden bahsederken TKP’liler tarafından tuvalet kağıdı ile protesto edildi. Protestocular dışarı çıkartıldı.

Eve dönünce Nabi Yağcı’nın TKP eski genel sekreteri olduğunu zaman içinde AKP’ye yakınlaştığını ve Taraf gazetesinde köşe yazdığını öğrendim. Yani dönekliği bu protestoya neden oldu.
İlginç bir paneldi. Eve geldiğimde hemen haberi yayınlanmıştı.

17 Aralık 2010 Cuma

Öğretmenim

Bugün hava çok soğuk, evi ısıtamıyorum. Alt kattaki çalışma odasına konuşlanmaya karar verdim. 
Pazar günkü gazete demetinden kalan Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerini, sıcacık odamda kanapeye uzanarak okumaya başladım. 

Tesadüf diye bir şeyin olmadığına bir kez daha inandım. Genelde aldığım gazetelerin içinde Milliyet olmaz ama bu pazar elim Milliyet’e de gitti. 

Ve işte uzun yıllardır aradığım ama bulamadığım birinin haberine rastladım. İlkokul öğretmenim Türkan Gedik’in ve daha birçok değerli insanın Urla’da Darüşşafaka Huzur Evi’nde yaşadıklarına dair haber.


Fotoğrafta yıllar sonra emekli olduktan sonra evlendiği eşi..Biraz yaşlanmış. Simsiyah saçları beyazları kapatmak için olsa gerek, bal rengine boyanmış. Ama gözleri yine ışıl ışıl umut ve sevgi dolu.
Ben ilkokulu yatılı okudum. Onun için öğretmenim benim için o kadar değerli ki..Annemden kopan minicik yüreğimi ısıttı, yaşam görüşümün oluşmasına yardımcı oldu, okumayı sevdirdi, minicik beyinlerimize ve yüreklerimize her sabah Cumhuriyet gazetesi okudu. 
Hemen Facebook İlkokul arkadaşlarıma müjdeli haberi yazdım ve Nisan buluşmamızda Türkan öğretmeni ziyaret etmeyi teklif ettim. Bakalım onlar bu haberi nasıl karşılayacak?

11 Nisan 2010 Pazar

İstanbul'a artık kırgın değilim

Onbir gündür İstanbul’daydım. Bodrum’a göç ettikten sonra, bu dördüncü gelişim. Bodrum’da tıpkı balinanın koynuna sığınırcasına kendimle yüzleştiğimde ve geçmişi irdelediğimde insanlar ile birlikte ömrümün kırkbeş yılını yaşadığım İstanbul’a da kırıldığımı farkettim.
Daha önceki gelişlerimde ben şehre kırgın, sadece evde saklandım. Gerekli olmadığı sürece İstanbul’u görmezden geldim. O da beni kendi halime bıraktı.

Ama bu sefer her şey farklıydı. Ben onu terk edeli neredeyse bir sene oldu. O, yeni açan erguvanları, yol boyunca dizili rengarenk  laleleri ve bahar güneşi ile bana barış elini uzattı. Bense başta çekimser ama kısa bir süre sonra o eli sımsıkı tutarak İstanbul ile barıştım.
Her gün bir arkadaşımı gördüm. Ortaköy’de kumpir yedim, tekneyle boğaz turu yaptım, Emirgan Park’ında laleleri seyrettim, fotoğraflarını çektim..Yaşadığım tüm anların keyfini derin derin içime çektim. 
Dün akşam da kızım gibi sevdiğim ama kırgın olduklarım arasındaki kuzenim evlendi. 

Düğünde, ben hem onunla hem de diğer kırgın olduklarımla ruhen barıştım. Ve aslında benim onlara değil kendime kızgın ve kırgın olarak bu seneyi geçirdiğimi, yavaş yavaş kendi yaralarımı sararak kendimi iyileştirdiğimi farkettim. Ben benimle barıştım. Bana farkındalık yolumda bana beni hatırlatan herkesin önünde şükranla eğiliyorum. Kendi varlığıma şükrediyorum🙏🏻❤️

23 Mart 2010 Salı

Art Therapy

Bugün bir aydır devam ettiğim resim kursunda ilginç bir deneyim yaşadım. Kendisinden ders aldığım ressam Somnur Kurt bize Art Therapy (Sanat Terapisi) uyguladı. Önce meditasyon yaptık. Sonrasında da meditasyonda imgelediklerimizi içimizden geldiği gibi pastel boya, sulu boya, elimize ne geldiyse kağıda aktardık.

İnanılmazdı..Tıpkı içimde  bir güç dışarı çıkmak için bu günü sabırla beklemiş ve şimdi tüm bedenimi kaplayıp dışarı çıkmak için sabırsızlanıyordu.
Ben ilk imgemde akan bir nehir ve kendimi bir yaprak gibi o nehrin üzerinde hiç bir dala tutunmadan akışta ,tüm benliğimle akarken gördüm. Güneş sımsıcak ışınları ile tüm yeryüzüne enerji veriyor ve doğa bahar çiçekleriyle bu coşkuyu kutluyordu.
İlk resmimden sonra içime gelen ikinci resmi yaptım. Ve bu resimleri yaparken akıl tamamen devre dışında. Sadece içinizin sesiyle hareket ediyor ve içinizi kağıda döküyorsunuz. Kullandığınız boya renklerini bile içiniz seçiyor, siz sadece onu alıyor ve yine içinizin sesiyle kağıda aktarıyorsunuz. 
İkinci resmimde ben ve içimdeki benleri çizdim. Bunu da içiçe oturtulmuş matruşka bebeklerle ve onları da değişik renklerle boyayarak ifade ettim. En alttaki ne renkti? Tabii ki evrendeki sevgi enerjisinin rengi pembe. Pembe benim özümün rengi olup çıkmıştı. Matruşkaların altında altın rengi bir yol içimizdeki yolculuğu anlatıyordu. Sol tarafa yaptığım küçük evler, cami, kilise ve sinagog yaşanmış geçmiş yaşam ve dinleri, sağ tarafa ve sol alt köşeye gelişigüzel farklı renklerle yaptığım harflerde söylenmiş sözleri, cümleleri anlatıyordu.
Üçüncü resmimde de, Somnur'un tavsiyesi ile sol elim ile değişik halogram figürler çizdim. Sol eli kullanmanın art therapy ile çok faydası olduğunu anladım. Doğduğumuz andan itibaren kullandığımız elin tersini kullanrak dengeyi kurabileceğimizi öğrendim.
Kursa katılan bir kaç kişiyiz ve hepimiz de ruhsal gelişime önem veren, okuyan kişileriz. İlginç değil mi? Bugün de hem resimlerimizi yaptık hem de bilgilerimizi paylaştık. Somnur Bodrumda sohbetler yapan Diş Hekimi Füsun Nalbantoğlu’ndan, Kaz Dağlarında seminerler  veren Ali Erdinç Başaran’dan ve Kiara Windrider’dan bahsetti. 
Eve gelince hepsini internetten araştırdım ve üzerinde çalışmaya devam edeceğim. Özellikle Kiara Windrider ile ilgili araştırmayı derinleştireceğim.
Yarın tekrar Art Therapy var, bakalım bu sefer içimden neler çıkacak?😊

2 Şubat 2010 Salı

Yaşama Mikro Bakmak

Size de olur mu? Sabahtan başlayarak bir iç sıkıntısı, bir daralma, hayattan keyif alamama hali...Hatta elinizde olsa her şeyi bırakıp  göçüp gitme isteği. Umarım yalnız değilimdir.

Bugün tam da o günlerden birini yaşıyorum.Sabah erkenden uyanmama rağmen yataktan hiç çıkmak istemedim. Böyle hissetmemde soğuk havanın da etkisi de var kuşkusuz.

Daha önce de bahsettiğim gibi 8 aydır Bodrum Turgutreis'te yaşıyorum. Bu benim ilk kışım. Evimde kalorifer tesisatı yok. Klima ile ısınmaya çalışıyorum. Bir süredir oğlum da benimle yaşıyor. İkimiz de bu yeni iklime ve yaşam şartlarına adapte olmaya çalışıyoruz.
Neyse efendim gelelim benim içimin sıkılmasına, ruhumun daralmasına. Genel olarak Türkiye ve hatta dünya şartlarında genel standardlara göre şanslı bir insanım. Fransız kolejinde eğitim gördüm, yurtdışında üniversite eğitimi aldım, harika bir çocuğun annesiyim, ekonomik olarak sorunsuz bir yaşamım var, herkesin hayal ettiği bir yerde yaşıyorum v.s...

Peki neden bugün ve son günlerde sıkça kendimi bu kadar her şeyden vazgeçmiş, yaşamaya değmez hissediyorum? İçimde bir kazan kaynıyor. Sanki bir çıkış bulsa içimden lavlar akacak gibi...Bunun sebebi kendimden uzaklaşmam, merkezimden uzaklaşmam, yaşama mikro bakmam olabilir mi?

Yukarıda saydığım gezegenimizde mutlu olunması için gerekli olduğunu öğrendiğimiz, inandığımız standardlar neden içimizdeki o koca boşluğu doldurmuyor?

Yaşama makro bakmayı öğrenirsek daha mutlu olur muyuz? Daha açık bir ifadeyle küçük detaylara takılıp kalırken büyük resmi mi göremiyoruz acaba??Belki de makro alemde mikro halimizin harikalığını ve mükemmelliğini keşfedeceğiz. Ve ondan sonra evrensel mutluluğa kavuşacağız. Sizce???

1 Şubat 2010 Pazartesi

DİYABET

Ben yirmi seneyi aşkın şeker hastasıyım ve ilaç tedavisi ile son yıllarda insülin tedavisi uygulamama rağmen maalesef kan şekerimi düzenli olarak istenen seviyede tutamıyorum. Bunun en önemli sebebi de bu hastalığı uzun yıllar geçmesine karşın hala kabullenemiyor olmam. Şeker hastalığı ile sağlığını koruyan ve yaşayan en önemli isimlerden birisi İsmet İnönü. Sağlıklı beslenilirse ve düzenli egzersiz yapılırsa bu hastalıkla uzun yıllar yaşanabileceğini bize kanıtlıyor. 
Hem DİYABET ile yaşayan, hem de şu anda sorunu olmasa da ileriye dönük bilgi sahibi olmak isteyenler ile aşağıdaki bilgileri paylaşmak istiyorum. Bu bilgileri sizinle paylaşırken, ben de diyabetle yaşam düzenimi tekrar gözden geçirip rayına oturtacağım.
Dünyada ve ülkemizde nüfusun yaklaşık yirmide biri diyabet pençesinde kıvranmaktadır ve çoğu kişi de hasta olduğunun farkında değildir. Bu hastalık göğüs ya da akciğer kanserinden daha öldürücüdür.
Hipoglisemik Belirtiler
*Titreme Hissi
*Mide Bulantısı
*Açlık
*Ateş basması ve terleme
Bunların yanı sıra ani ruh hali değişikliği, huzursuzluk, mantıksızlık, ağız bölgesinde seğirme, konsantrasyon bozukluğu ve perdeli görüş olabilir. Tedavi için şekerli bisküvi yemek yeterli olacaktır. Böylece kandaki glikoz ve insülin seviyeleri dengelenecektir.
Diyabetin Nedenleri
*Şişmanlık, aşırı yeme ve hareketsizlik
*Yaşam tarzı
*Yaş
*Sürekli yüksek kan şekeri seviyesi
*Stres
*Düşük kilolu doğmak ya da anne karnında iyi beslenememek
Stres 
Stres hastalığın ortaya çıkışını destekleyen ve hücre tahribatını hızlandıran bir faktör olarak değerlendirilmektedir.
Kendi Kendini Tedavi
*Diyet
*Egzersiz
*Stres Kontrolü
Diyet
İki çeşit diyet uygulaması:
*Kilo vermek için diyet
*Düzgün beslenme, diğer bir deyişle, vücudun ihtiyaçları olan gıdaları alma amaçlı diyet. Sağlıklı ve güvenli bir şekilde kilo vermenin en iyi yolu aldığımızdan fazla enerjiyi yakmaktır. Enerjiyi büyük oranda yediğimiz ve içtiğimiz (ve soluduğumuz hava) şeylerden elde ederiz. Dolayısıyla kilo vermenin en etkili yolu az yemektir.
İyi bir rejim programı mümkün olduğunca doğal olan, yavaş yavaş fakat düzenli olarak kilo verdiren ve bırakıldığında verilen kiloları hemen aldırmayanıdır.
Kilo vermenin sırrı doymuş yağ ve şeker oranı yüksek yiyeceklerden uzak durmak ve sadece günlük enerji gereksinimizin %70‘ini karşılayacak kadar yemektir.
Sağlıklı Yemenin Reçetesi
*Düzenli olarak kahvaltı dahil 3 öğün yiyin
*Yiyeceklerinizi çeşitlendirin
*Lifli ve nişastalı yiyeceklerden bol bol yiyin
*Meyve ve sebzeye ağırlık verin
*Doymuş yağ ve şekerli yiyeceklerden uzak durun
*Sağlıklı kiloyu korumak için dengeli yiyin
En iyisi, besinlerinizi vitamin ve mineral hapları yerine; taze sağlıklı, tercihen organik besinlerden seçin. Aşırı vitamin yüklemesi (örneğin C vitamini) diyabetiklerde zararlı olduğu bazı vakalarda tespit edilmiştir. Her ne kadar bazıları için sorun olmasa da, kilo vermek zorundaysanız haftada yarım ya da 1 kg vermeyi hedefleyin.
Kilo Vermenin Püf Noktaları
*Bir günde ne kadar besin aldığınızı kaydedin
*Düşük yoğunlukta bir egzersiz programına katılın
*Rahatlatma kurslarına katılın
*Sizi yemeğe yönelten uyarıcıyı belirleyin
*Aşırı yemek isteğini kontrol altına almak için zihinsel hazırlıklar yapın
Bir Diyabetiğin Mutfağında Bulunması Gerekenler
*Bol miktarda taze sebze ve meyve
*Diyet süt ürünleri
*Zeytinyağı
*Günlük enerji ihtiyacının %10-20‘sini karşılamak için düşük protein içeren tavuk, hindi ya da baklagiller
*Kepekli, yulaflı tahıl ve kraker gibi lif ve nişasta yönünden zengin yiyecekler
Egzersiz
Egzersiz kan şekeri seviyesini düşürmeye ve insülinin vücutta daha etkin çalışmasına yardım eder. Ayrıca;
*Daha fazla enerji verir
*Kan dolaşımını düzenler
*Kasları güçlendirir
*Solunumu düzenler
*Yaşlılığın etkilerini geciktirir
*Kolestrol seviyesini düzenler. Kötü huylu yağları azaltıp, iyi huylu yağları artırır
*Kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlar
*Kalp krizini riskini önler ya da geciktirir
Diyabetikler için yararlı DOĞAL TERAPİ yöntemleri
Doğal Terapi:
*Strese karşı koyabilmeniz için ruh sağlığınızı tedavi etmeye,
*Genel fiziksel sağlığınızı tedavi etmeye, bedensel ve ruhsal dengenizi en üst seviyede tutmanıza yardımcı olur.
Diyabetin kontrolünde bu yöntemlerin kullanması şu şekilde olur:
*Rahatlama yoluyla psikolojik gerginliği azaltarak ya da tamamen ortadan kaldırarak 
*Kan şekeri seviyesindeki iniş çıkış riskini artıran davranışları belirleyerek 
*Vücudun rejenerasyon(yenileme) sitemini uyararak
*Dokuları ve organları kuvvetlendirerek 
*Dolaşımı düzelterek
*Kandaki yağ ve glükoz seviyesinin düşmesine yardımcı olarak
Kaynak: DİYABET/Catherine Steven

EĞER..

EĞER, herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman, sen soğukkanlılığını koruyabilirsen;
EĞER, herkes senden kuşkulandığında sen kendine güvenip tüm kuşkuları hoşgörüyle karşılayabilirsen;
EĞER, sabırla bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan; ya da iftiraya uğradığında yalana yalanla karşılık vermezsen ve kin tutana kin tutmazsan;
EĞER, düşlere kapılmadan düş kurabilir; düşünebildiğin halde düşüncelerin kölesi olmazsan ve aynı zamanda, ne çok uysal olup ne de çok akıllıca bir tavırla konuşmazsan;
EĞER, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisini de karşılayıp yüzleşebilirsen, ömür verdiğin şeylerin yıkılışını seyredebilir ve yılmadan onu kurmaya çalışırsan;
EĞER, iş işten geçtikten sonra da yüreğini ve bedenini tüm direncinle seferber edip herkesin vazgeçtiği noktada sen amacına yönelirsen;
EĞER, herkesle birlikte olur da erdemli kalabilirsen ya da krallarla dolaştığın bir durumda, gururlanıp benliğini ve dostlarını unutmazsan;
EĞER, ne sevgili dostların ne de düşmanların seni incitemezse ve kimseyi hem küçümsemez, hem de kimseye bağımlı olmamayı başarabilirsen;
EĞER, her günün her saatini, her dakikanın her saniyesini iç rahatlığı ile yaşayabilirsen, tüm dünya senin olur yavrum..
Ve o zaman artık ‘adam’ olduğunu düşünebilirsin..
Rudyard KIPLING (1865-1937)

10 Ocak 2010 Pazar

Ben iyi bir anne miyim?

Oğlumla yaptığımız gece sohbetinden sonra bu soru beynimin içinde dönüp duruyor. Babaların ne hissettiğini bilmiyorum ama annelerin oğulları ile özel bir bağları olduğuna inanıyorum. Hele benim gibi bebekliğinden itibaren ‘’o ve ben’’ olarak kendinize bir dünya yarattıysanız, bu bağ daha da farklı oluyor.
Oğlum artık bir birey ve doğal olarak kendi yolunda ilerlemek istiyor. Ben bunu tamamen destekler görünsem de, ki oğlumla evlerimizi ayıralı 3 seneden fazla oluyor, aslında onu bir şekilde kendime bağımlı kılarak uzaklaşmasını engellediğimi farkettim. O hep benimle olsun, benimle ilgilensin, hep beni sevsin istiyorum. Ne kadar hastalıklı bir durum değil mi? Beni tanısanız bunun böyle olduğuna asla ihtimal vermezsiniz. Ben bile durumumun farkına vardığımda dehşete düştüm.

7 Ocak 2010 Perşembe

Merhaba

Bu gecikmiş merhaba hem kendim hem de sizin için. Uzun zamandır yazmayı planladım ama hep erteledim. Ertelememin sebeplerinden biri de deşifre olma korkumdu. Çünkü ben yazarken kendimi sizinle paylaşacağım, kendimi sizinle paylaşırken de ben beni tanıyacağım.
Siz kendinizi tanıyor musunuz? Yoksa büyütüldüğünüz, eğitildiğiniz, toplum içinde tanındığınız maskelerle mi dolaşıyorsunuz? 

Ben  yaşamımın kırkbeş yılını geride bırakırken size sorduğum sorudaki maskelerle dolaştığımı farkettim. Hep birilerini mutlu etme ve  hep takdir edilme telaşı içinde içimdeki küçük Meral’i hep gizlemişim..Onu hiç ama hiç tanımamışım.Yirmi yıldan fazla zamandır yoğun çalışan, ‘‘başarılı’’ bir yönetici iken her şeyi bir anda bırakıp, İstanbul’u terkederek 8 ay önce Bodrum’a yerleştim.Ve artık Meral’i tanımak istiyorum. Onu gizleyen tüm katmanları tek tek kaldırarak gerçek ‘‘ben’’ olmak istiyorum.
Burada kendi yaşamımdan kesitler sunmak, bazen ilgimi çeken bilgileri sizinle paylaşmak ve bazen de yemek tarifleri paylaşmak istiyorum. Çünkü ben hep yıllardır koşturmaca içinde yemek hazırladığım için şimdi yemek yapmanın ne kadar zevkli olduğunu keşfediyorum. Yavaş yavaş malzemelerle birlikte içine bir tutam da sevgi katarak hazırlıyorum yemeklerimi.
Ben aynı zamanda bir anneyim, hem de yirmiyedi yaşında kocaman bir oğlum var. Onsekiz yaşında onu kucağıma aldığımda sanırım anneliğin bile tanımını yapamazdım. Babası ile o henüz bebekken yollarımızı ayırdık ve yaşamın içinde anne oğul olarak değil iki arkadaş olarak var olmaya, kök salmaya çalıştık.
Ben de ayrılmış ailenin tek çocuğu olarak hep kendimi köksüz hissederim. Hiç bir yere ve hiç kimseye bağlı olmayan, kökü dışarıda bir ağaç gibi. Belki de bu nedenle dünyanın neresinde olursam olayım kendimi rahat hissederim..Her yer ve her şey bana tanıdık gelir. Hatta oğlum benim kendimi ‘‘world citizen" olarak tanımlamamla eğlenir... Bu arada oğlum 2 hafta önce bir süre Bodrum’da yaşamaya karar  vererek benimle yaşamaya başladı. Yazılarımda zaman zaman ondan da bahsedebilirim.
Şu anda 2010 yılının 7. günü başladı. Saat 01.00. Uzun süre bekledikten sonra neden gecenin bu saatinde yazmaya başladım. Hiçbir fikrim yok.
‘‘Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler’’....

2 Ocak 2010 Cumartesi

Anlamlı Bir Yaşam için 10 Anahtar

‘Kendini Tanı’/Sokrat
Kendi içinde yolculuk yap. Günlük tut. Kalbin, gönlün ve vicdanın ne diyor? Neyi öne çıkartıyor? Dünyaya bilinçli bakmanın yolu başta bu iç yolculuktan geçiyor.
‘En Yukarıda Aşk Var’/Aziz Paul
Sesi müziğe dönüştüren aşktır. Aşk olmazsa, sevgi ilişkileri yoksa, özen eksikse yaşamın kuru bir daldan farkı kalmaz.
‘Dünyayı Düş Gücü Döndürür’/Albert  Einstein
Yaptığımız her şey düş kurarak başlar. Yaşam -herkes için- düşleri gerçekleştirmek ve yapabileceğinin en iyisi, olabileceğinin en güzeli peşinde gitmektir. Bobby Kennedy’nin sözü gibi: ‘Diğerleri dünyaya bakıyor NEDEN? diye soruyor. Ben bambaşka bir dünya düşünüyor ve NEDEN OLMASIN? diye soruyorum.’